Edebiyat çevreleri, Nobel ödüllü Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez'in hastalığı nedeniyle yaşamının son günlerinde inzivaya çekilmiş ve yakın dostlarına aşağıda değişik dillere çevrilen ve hayata dair yazdığı yaşam manifestosu niteliğindeki mektubunu yayınlamıştır.  Benim nobel ödülü yazar olarak okuduğum vede çok beğendiğim,Yüzyıllık  Yalnızlık,  Aşk ve Öbür Cinler, Kırmızı Pazartesi, Bir Kaçırılma Öyküsü, Albaya Mektup Yazan Kimse Yok, Kolera Günlerinde Aşk, kitapları Latin yazarın dünya edebiyatına kazandırdığı önemli eserler.

Yazar yakalandığı hastalığı nedeniyle  kaleme aldığı mektup, içerik ve bizlerin hayata bakış açısını şekilendirmesi bakımından incelemeye değer niteliktedir.

 

Gabriel’in mektubu:

“Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup, can vererek beni ödüllendirse; aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm.Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı düşünürdüm.

İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır.
Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim.
Başkaları uyurken, uyanık kalmaya gayret ederdim.
Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım.
Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım.
Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı, nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin kendini göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenadlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek, dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim.
Tanrım bir yudumluk yaşamım daha olsaydı…
Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım.
Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanır.
Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım.
Yaşlılara ise, ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim.
Ey insanlar sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim.
Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim.
Yeni doğan küçük bir bebeğin babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim.
Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak.

Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim.
Mutsuz bir şekilde…
Artık ölebilir miyim?”

 

Gabriel takma adı ile Gabo dün hayata gözlerini yumdu.

 

Tecrübesinden Yararlanmasını Bilmek Gerekir.

Yaşını başını almış, iyi eğitimi, bilgi bikrimi en üst düzeyde olan ve Nobel ödülü almış Gabriel Garcia Marquez türü kişiliklerin yaşam tecrübesi insanlık için en büyük öğretidir. Sanat ve yazın türü kişilikler genelde geniş hayal gücüne sahip oldukları için sistemi bir bütün olarak görebilme yeteneğine sahiptirler. Bugün bilimin bu denli gelişmişliği ve buluşların birçoğu hayallerin geçeğe dönüştürülmesi sonucu geçekleşmiştir. Albert Einstein “hayal etmek bilmekten daha önemlidir” der.

87 yaşındaki Marquez'in "Artık ölebilir miyim" diyerek, "Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı... Aşk içinde yaşardım" diyor. Yaşamı anlamaya çalışan biz insanlar için ölüm bilincini içselleştirmiş ve buradan kaçışın olmadığını yaşayarak öğrenmiş ve öğrendiklerini de billurlaştırarak bizlerin yararına sunan bu tür değerleri ve önerileri kaçırmamak gerekir.

Yazarın belirttiği “Ey insanlar sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim” ifadesi beni en çok etkileyen cümlelerden biridir. Yaşamıma yön veren çok sayıda insan oldu. Hepsinden iyi veya kötü bir şey öğrendim. Sosyolog Prof. Dr. Emre Kongar’ın “Herkesten Bir Şey Öğrendim” adlı kitabı aynı şekilde öğreticidir. Sayın Kongar “Öğrencilerimden, okurlarımdan, izleyicilerimden, çocuklarımdan, torunlarımdan öğrenmeye devam ediyorum. Çalışıyorum, okuyorum, yazıyorum, ders veriyorum ” diyor. Yaşamın kendisi, bir bütün olarak deneme yanılma ve karşılıklı öğrenmeyi ve birçok çelişkinin bileşkesini içeriyor. Hani derler ya “kötü den de öğrenilecek bir şey vardır, çünkü o şey, iyinin anlaşılması için emsal oluşturur”. Bazen birileri sizi kötülüğüne eleştirebilir, size kızabilir, düşmanca yaklaşabilir, ancak bundan yararlanmasını bilmek gerekir. Eleştiriden ders çıkarmak gerekir. Sizi eleştiren, sizin de bir eksiğinizi size hatırlatmış olmakla, size iyilikte bulunur.

Gabriel’in belirttiği “Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim” ifadesi bu anlamda önemlidir. Eğer gerçeği anlayabilirsek mutluluğu yakalar, hayatımızı diğer insan ve canlılar ile doğada barış içinde geçirebiliriz. Bazıları bazen gerçekten çok zalim oluyor, çıkarı için her yolu mübah gören çok sayıda kişi ile karşılaştık. Hele bir de bu kişiler, yetenekleri ve işlevi ile sizden gerideyse kendilerini kabul ettirmek için çok daha zorlu kişiler olabiliyorlar. Ancak bundan da ders çıkarmak ve Gabriel’in yine belirttiği gibi “Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı, nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin kendini göstermesini beklerdim” ifadesine uygun davranmak gerekir.

 

İyi İnsan Bile Eğer Yanlış Zeminde ise Kötü İnsan Olabilir

Türkiye’nin yetiştirdiği mimar, kültür insanı ve bilge Doğan Kuban, CBT dergisinin köşesinde (CBT 1407, 7 Mart 2014) “Para ve iktidar kavgası uygarlığın çare bulamadığı en iğrenç insan hastalığıdır. Türkiye de bu çukurdadır. Dünya tarihinde ne bir bilge ne de bir filozof insanoğluna para ve iktidarı tavsiye etmedi. Fakat insanlar ne bilgeleri ne peygamberleri ne de filozofları dinledi; şeytanın avukatı ya da hayvan olmayı yeğledi. Bugün öyle bir dünyada yaşıyoruz” diyor.

İnsanlığın binlerce yıllık tarihi içinde besin sağlamak için kendi aralarında verdikleri savaş, doğal olarak temel ihtiyaçlar (beslenme, sürdürülebilirlik (seks) üzerine kuruludur. Ancak insan çoğu zaman ihtiyacın üzerinde büyük bir açgözlülükle ölümüne seks, güç ve para için savaş veriyor. İnsanların çıkarları ve güç ilişkileri, bazen insanı kötü insan yapabiliyor. Ancak sonunda insanın bu kadar gürültü patırtıya rağmen sonunda geldiği gibi dünyayı terk ettiğini yaşayarak görüyoruz. Tabii bazıları da yaşamları boyunca dünyada olup biteni işin arka planında yaşananları anlamadan geçip gidiyorlar. Bazıları da yaşamın ana öğelerini erkenden algılayarak, sınırlar ve sorumluluklar bilinci içinde başkalarının hakkına ve hukukuna saygı duyarlar. Bilinçli yaşayan insanlar diğer canlıların da yaşam hakkına saygı duyarak, doğada herkese barınma ve beslenme için yer olduğu özgüveni ile daha barışçıl yaşayabilmektedirler. Tabii bu kolay olmuyor, fen okuryazarlığı olan, sağlam doğa ve tarih bilinci yanında felsefe ve mantık eğitimi ile insan ancak bilinçlenir. Bilimsel normlardan uzak eğitim ile insanlık hiçbir zaman yaşamı anlayamayacağı gibi mutluluğu da yakalayamayacaktır. Newton en büyük kitap “Doğadır” diyordu. Gabriel’in ölümü öncesi mektubunda belirtikleri doğada yaşam ve birlikte yaşamın ana hatlarını yeniden hatırlatıyor.

Bir insanın günlük ihtiyacı bir ekmek, bir litre süt, iki meyve ile giderilir. Bir insanın işi gücü varsa, minimum ihtiyaçlarını gideriyorsa, akıl sağlığı yerindeyse, eşi dostu varsa, ailesi ile sağlıklı ve mutluysa gerisi nedir diye sormak gerekir. İnsanlığın bu tecrübesi önemlidir.

Keşke insanlar, Gabriel gibi yazar, bilgin, filozofları dileseydi. Sanırım dünya şimdikinden çok daha yaşanır olurdu. Yaşamı anlamamıza kültürel birikimi ile katkı sunan Gabriel Garcia Marquez’a ve diğer katkı sunan isimli ve isimsiz tüm kahramanlara saygılar.

Son Düzenlenme Cuma, 04 Temmuz 2014 21:29

Nazım Hikmet Karataş'da Anıldı

Nazım Hikmet ölümünün 51’inci yılında Karataş'da düzenlenen etkinlikle anıldı.

Bilindiği gibi Eğitim Sen, kurulduğu günden bugüne eğitim yöneticilerinin Bakanlık tarafından yukarıdan belirlenmesi ve atanması ile değil, bütün eğitim bileşenlerin katılımıyla yapılacak seçimlerde kendi yöneticilerini kendisinin seçmesini savunmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı ise, eğitim yöneticilerinin siyasi iradenin belirlediği idari makamlar tarafından belirlenerek atanması konusundaki ısrarını inatla sürdürmektedir.

Eğitim yöneticilerinin belirlenmesi ile ilgili “Milli Eğitim Bakanlığı’na Bağlı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Görevlendirilmesine İlişkin Yönetmelik” 10 Haziran 2014 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Yönetmeliğin yürürlüğe girmesi ile birlikte eğitim kurumlarında 4 yılı dolduran bütün yöneticilerin görevleri yerlerine yenilerinin atanması ile birlikte sona erecektir.

Yeni yönetici atama yönetmeliği her açıdan AKP’nin yeni bir siyasal kadrolaşma girişimi olarak dikkat çekmektedir. Eğitim kurumlarının birer ticari işletme gibi yönetilmesi için özellikle performans değerlendirme uygulamalarının okul yöneticilerinden başlatarak daha da yaygınlaştırılması MEB’in önümüzdeki dönem öncelikli hedefleri arasındadır.

Eğitim Sen, siyasi iktidarın eğitimde 4+4+4 dayatmasının önemli parçalarından birisi olan söz konusu yönetmeliğe karşı, eğitim yöneticilerinin seçimle belirlenmesi için mücadelesini geçmişte olduğu gibi her platformda sürdürmeye devam edecektir. Nitekim adı geçen yönetmeliğe dayanak teşkil eden yasanın kamuoyunda tartıştırılması sürecinden itibaren ülke çapında başlatmış olduğumuz “Kendi Yöneticimizi Kendimiz Seçiyoruz” kampanyası ile ilgili imzalar toplanmış ve okulda yapılan seçimlerle çok sayıda yönetici seçilerek, isimleri ilgili bakanlık birimlerine tutanakla bildirilmiştir.

“Kendi Yöneticimizi Kendimiz Seçiyoruz” kampanyasının devamı olarak, yıl sonunda toplanacak olan öğretmenler kurullarında daha önce okullarda yönetici olarak seçilen arkadaşlarımızın deklere edilmesi, bu konudaki perspektifimizin bir defa daha açıklanması, kampanyamızın amacına ulaşması açısından önemlidir.

 

MEB'in

Okul Müdürü Olarak Görevlendirilecekler de Aranacak Şartlar

Okul Müdürü Olarak Görevlendirilecekler de Aranacak Şartlar

Okul Müdürü Olarak Görevlendirilecekler de Aranacak Şartlar. Yönetici görevlendirme yönetmeliği tamamlandı. Bakanlık yönetici görevlendirme yönetmeliği hakkında basına bilgi verdi. Okul müdürü görevlendirmelerinde hangi kriterler getirildi?

Müdür Olarak Görevlendirilecek Kişilerde Aranacak Şartlar

1- Müdür olarak görevlendirilecekler de aşağıdakilerden en az birisini taşıma özel şart olarak aranır.

a ) Asaleten müdür ve kurucu müdür olarak görev yapmış olmak ;

b) Müdür başyardımcısı ve müdür yardımcısı olarak ayrı ayrı veya toplamda en az iki yıl asaleten görev yapmış olmak ;

c) Müdür yetkili öğretmen olarak en az üç yıl görev yapmış olmak.

ç) Vekaleten veya geçici görevli olarak ayrı ayrı veya toplam en az iki yıl şube müdürlüğü ve daha üstü görevlerde bulunmuş olmak ;

d) Vekaleten veya geçici görevli olarak ayrı ayrı veya toplam en az üç yıl müdür , müdür başyardımcısı veya müdür yardımcısı olarak görev yapmış olmak ;

e ) Bu maddenin b , c, ç, ve d bentlerinde belirtilen görevlerde toplam en az üç yıl görev yapmış olmak ;

f) Bakanlığın eğitim ve öğretim hizmetleri sınıfı dışındaki şef veya daha üstü kadrolarda görev yapmış olmak ;

g ) Öğretmen olarak asaleten en az 8 yıl görev yapmış olmak ;

ğ ) Bu maddenin b,c,ç,d ve g bentlerinde belirtilen görevlerde toplam en az altı yıl görev yapmış olmak

BU MADDELERİN DIŞINDA 2011 YILINDA YAPILAN MÜDÜRLÜK SINAVINDA BAŞARILI OLAN VE ATAMASI YAPILMAYAN ADAYLARIN TAMAMI EK 1 ÜZERİNDEN DEĞERLENDİRİLMEDEN MÜDÜRLÜK İÇİN SÖZLÜ MÜLAKATA ALINACAKLARDIR.

Yukarıda ki şartları taşıyan öğretmenler arasından ilde görevlendirme yapılacak müdürlük münhal normunun 3 katı aday sözlü sınav için çağırılacaktır. 2011 sınavını kazanan ve ataması yapılmayan adayların tamamı isterlerse sözlü sınava girebileceklerdir.

Sözlü sınava girmek için EK 1 değerlendirme formu üzerinden değerlendirme yapılacaktır.

Şimdi merak edilen EK 1 değerlendirme formu hakkında bilgiler verelim.

EK 1 DEĞERLENDİRME FORMUNDA NELER VAR

1- Ön lisans ve lisans eğitimin her bir yılı için 1 puan ;

2- Diğer alanlarda yüksek lisans için 3 puan ;

3- Yönetim alanında yüksek lisans için 5 puan ;

4- Diğer alanlara doktora için 8 puan ;

5- Yönetim alanında doktora için 10 puan ;

6- Teşekkür ve başarı belgesi için 1 puan ( en fazla 1 adet ) ;

7- Takdir belgesi ve üstün başarı için 2 puan ( en fazla 1 adet ) ;

8- Aylıkla ödül için 3 puan ( en fazla 1 adet ) ;

9 - Ödül için 5 puan ( en fazla 1 adet ) ;

10- Kınama cezası için -1 puan indirilecektir ;

11- Aylıktan kesme cezası için-3 puan indirilecektir ;

12- Kademe ilerlemesinin durdurulması için -5 puan indirilecektir ;

13- Öğretmenlikte geçen her yıl için 0,24 puan verilecektir ;

14 - Yöneticilikte vekil ve geçici görevlendirme olarak çalışılan her yıl için 0,36 puan ;

15 - Müdür yardımcılığı ve müdür yetkililikte geçirilen her yıl için 0,48 puan ;

16 - Müdür başyardımcılığında geçirilen her yıl için 0,60 puan ;

* Asker öğretmenlikte geçirilen süreler öğretmenlik hizmetinden sayılacak

* Hizmet sürelerinin 8 yıldan fazla olan kısmına öngörülen puanın yarısı kadar verilecektir.

Başbakan’ın “Çocuk olması bizleri ilgilendirmez, gereği yapılır” sözünün üzerinden çok geçmeden, polisin kullandığı iddia edilen ve ses bombası olduğu belirtilen bir cismin başına isabet etmesi sonucu 15 yaşındaki İbrahim Aras yaşamını yitirmiştir. AKP’nin daha fazla iktidarda kalma pahasına ortalığı kan gölüne çevirme potansiyeli taşıması hepimizin can güvenliğini tehdit etmektedir.

Babalar gününde karne sevincini babası ve ailesi ile paylaşamayan İbrahim’in anne ve babası İbrahim’in ölüm acısını yaşıyor. Çocukları katleden katillerin yakalanıp yargılanması yerine AKP’nin kurucu başkanı Recep Tayip Erdoğan il ve bölge mitinglerinde evlat acısı yaşayan anneleri yuhalatmaktadır. Çocuk korkusu yaşayan AKP’nin Uğur KAYMAZ’ın, Medeni YILDIRIM’ın, Berkin ELVAN’ın, İbrahim ARAS’ın ölümlerini meşru göstermeye çalışılması insafsızlıktır.
Kendinden olmayana, iktidarına biat etmeyene her türlü baskı ve şiddeti reva gören bu geri vitese takılı ‘ileri demokrasi’ anlayışı ADANA’da ve bulunduğumuz bu noktada bir kez daha iflas etmiştir. AKP iktidarı, son süreçte yaratılan olumlu havayı, ortaya çıkan iklimi bozmaya yönelik girişimlerden uzak durmalı, barışı engelleyici tutumundan derhal uzaklaşmalıdır.

Son Düzenlenme Cuma, 04 Temmuz 2014 21:12

12 Ekim 2013 gün ve 28793 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Milli Eğitim Bakanlığı Personelinin Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Yer Değiştirme Suretiyle Atanması Hakkında Yönetmeliğinin 32 ve 33. maddeleriyle, ilk kez, bölge hizmetine bağlı yer değiştirme yükümlülüğü bulunanlar hariç, bu Yönetmelik kapsamında bulunan personele il içi ve iller arası isteğe bağlı yer değiştirme hakkı tanınmış, bu personelin yer değiştirmeleri kısmen de olsa objektif kurallara bağlanmıştır. Bu yönetmelik öğretmenleri kapsamamaktadır.

Bu Yönetmeliğin 32/1 maddesi uyarınca; Bölge hizmetine bağlı yer değiştirme yükümlülüğü bulunanlar hariç, bu Yönetmelik kapsamında bulunan personelden bulundukları kurumda 31 Mayıs tarihi itibarıyla kesintisiz en az üç yıl görev yapanlar, il içerisinde yer değiştirmek üzere başvuruda bulunabilecektir.

Bu Yönetmeliğin 33/1 maddesi uyarınca da; Bölge hizmetine bağlı yer değiştirme yükümlülüğü bulunanlar hariç, bu Yönetmelik kapsamında bulunan personelden bulundukları ilde Bakanlık teşkilatı kadrolarında 30 Hazirantarihi itibarıyla en az beş yıl görev yapanlar, iller arasında, yer değiştirmek üzere başvuruda bulunabilecektir.

6 Mayıs 2010 gün ve 27573 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Milli Eğitim Bakanlığı Öğretmenlerinin Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliğinin 25 ve devamı maddelerinde isteğe ve zorunlu çalışma yükümlülüğüne bağlı yer değiştirmeler, 35 ve devamı maddelerinde de özür grubuna bağlı yer değiştirmeler düzenlenmiştir. Bu yönetmelik ise yalnızca öğretmenleri kapsamaktadır.

Bu Yönetmeliğin 25/3 maddesi uyarınca; İlgili yılın 15 Eylül tarihi itibarıyla bulunduğu eğitim kurumunda ya da ilde çalışılması gereken süreyi dolduracak olan öğretmenler, isteğe bağlı olarak yer değiştirme isteğinde bulunabilecektir. Yönetmeliğin 28/1 maddesi uyarınca zorunlu çalışma yükümlülüğüne bağlı yer değiştirmelerde de 15 Eylül tarihi esas alınacaktır.

Milli Eğitim Bakanlığı İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğü`nce, "Taşra Teşkilatı Personelinin İl İçi İsteğe Bağlı Yer Değişikliği" konusunda 28 Nisan 2014 gün ve 1685855 sayılı duyuru yayımlanmıştır. Buna göre bölge hizmetine bağlı yer değiştirme yükümlülüğü bulunmayan MEB Taşra teşkilatı personelinden 31 Mayıs tarihi itibarıyla 3 yıllık çalışma süresini dolduranlar il içerisinde yer değiştirme isteğinde bulunabilecektir. Bu duyuru öğretmenleri ilgilendirmemektedir.

Sendikamız uzun yıllar, öğretmenler dışındaki eğitim ve bilim emekçilerinin de yer değiştirme işlemlerinin bir kurala ve takvime bağlanmasını savunmuş, bu konuda atılacak adımları destekleyeceğini dile getirmiştir. Sendikamız, bu yıl ilk kez uygulanacak yer değiştirmelerin objektif yöntemlerle, adil ve hakkaniyete uygun biçimde yerine getirilip getirilmediğini, eğitim ve bilim emekçilerinin yer değiştirme sorunlarının çözülüp çözülmediğini yakından izleyecektir.

 

,TOPLANTI, GÖSTERİ VE YÜRÜYÜŞ HAKKIMIZ ENGELLENEMEZ, YARGILANAMAZ

 

Adana 10. Asliye Ceza Mahkemesinde yargılanan emek ve demokrasi güçlerinin üye ve yöneticilerin mahkemesi bugün Saat:10.20'de Adana adliyesinde gerçekleştirildi, duruşmadan önce İnönü parkında toplanan demokratik kitle örgütleri adliye önüne yürüyüş yaparak basın açıklaması gerçekleştirdi. 

 

Açıklamaya Eğitim Sen Genel Başkanı Kamuran KARACA ve Eğitim Sen Genel Merkez Eğitim Sekreteri Elif ÇUHADAR katıldı, adliye önünde yapılan basın açıklamasını kurumlar adına KESK dönem sözcüsü Dr. Tekin MÜJDE gerçekleştirmiştir. Açıklamadan sonra yargılanan arkadaşlarımız duruşmaya katıldılar. Duruşma karar için 3 Kasım 2014 tarihine ertelenmiştir.

 

TOPLANTI, GÖSTERİ VE YÜRÜYÜŞ HAKKIMIZ ENGELLENEMEZ, YARGILANAMAZ

 

 

 

Değerli basın, değerli kamu emekçileri, sevgili dostlar;

 

21 Aralık 2011 tarihinde KESK’in çağrısı ile

 

* Grev hakkımızın yasal teminat altına alındığı bir toplu sözleşme düzeni için,

 

* Kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesine son verilmesi için,

 

* KHK demokrasisine son verilmesi için

 

* Her türlü güvencesiz çalışmaya son verilerek, tüm çalışanlara kadrolu iş güvencesi sağlanması için,

 

* Tüm çalışanlara insan onuruna yakışır bir ücret ve sağlıklı çalışma koşullarının sağlanması, çalışma yaşamının demokratikleşmesi için,

 

* Temel ücretlerin artırılarak, eşit işe eşit ücretin hayata geçirilmesi için,

 

* Ek ödemelerin tüm emekçiler için eşitlenerek emekliliğe yansıtılması için,

 

* Net asgari ücretin açlık sınırı olan bin TL’ye çıkarılması ve tüm ücret ve maaşlarda bu tutarın vergi kesintisi dışında bırakılması için,

 

* Hukuksuz, haksız, ve mesnetsiz biçimde yapılan gözaltı ve tutuklamalara son verilmesi, tutukluların serbest bırakılması için 21 Aralık’ta grevdeyiz dedik ve tüm ülkede olduğu gibi Adana’da da KESK ve bağlı sendikalar olarak iş bıraktık.

 

Hastanelerden ve şehir merkezinden binlerce emekçi ile Uğur mumcu alanına yürüyüşler düzenledik. Gerçekleştirdiğimiz yürüyüş ve basın açıklaması sırasında şiddet içeren bir davranış sergilenmediği gibi, eylemimizi barışçıl bir şekilde sonlandırdık.

 

 

 

Fakat bu görkemli eylemi kamuoyunda tartışılır hale getirmek, sokağa çıkanlara ve talepleri etrafında iş bırakan tüm emekçilere gözdağı vermek için 20 kamu emekçisi hakkında 2911 sayılı toplantı ve gösteri yürüyüşlerine aykırı davranmaktan Adana 10.Asliye Ceza Mahkemesinde Dava açıldı. Bu davanın ilk duruşmasında davanın anlamsızlığı benzer eylemlerin bazı dönemlerde suç kapsamın da ele alınıyor olması bazı dönemlerde ise herhangi bir soruşturmaya gerek duyulmaması tamamen bir çifte standart bir tutumu göstermekte olduğunu duruşmada ifade ettik. Savunmalarımızın ardından ilk duruşmada beraat ettik. Fakat Yargıtay beraat kararını bozarak davanın yeniden görülmesini hükme bağladı. İşte bugün demokratik hak ve çıkarlarımız için yeniden yargılanacağız.

 

 

 

Değerli basın, değerli arkadaşlar;

 

Valiler ancak kanunda açıkça yetki verilmesi ve düzenleme bulunması halinde “kamu güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı korumak amacıyla” genel emirler yayınlayabilirler. İtiraza konu cezaya dayanak teşkil eden emrin hukuki dayanağı olarak gösterilen 2911 sayılı yasada; valilere toplantı ve gösteri yürüyüşü yerlerini ve güzergâhlarını belirleme yetkisi verilmiştir. Aynı yasanın tanımlar başlıklı maddesindeki toplantı ve gösteri yürüyüşü tanımı ile İçişleri Bakanlığı'nın 11.06.2004 tarih ve 2004/100 sayılı genelgesinde “basın açıklamalarının Anayasanın 25 ve 26. maddelerinde düzenlenen düşünce ve kanaat hürriyeti ve düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanımı olarak değerlendirilerek 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri yasasının dışında kabul edileceği” yönündeki talimatı uyarınca basın açıklamaları yapılacak yerler veya basın açıklamasının yasak olduğu yerler konusunda valiliklere herhangi bir yetki verilmediği de açıktır. Yapılan basın açıklaması Valilik tarafından sayılan yerlerden biri olan Uğur Mumcu alanında yapılmıştır. Ancak buraya açıklamayı düzenleyen KESK’e bağlı sendikalar sendika ve işyerlerinin önünden toplanılarak gelinmiş, trafiği aksatmadan yürüyüş yapılmıştır. Bu basın açıklaması ve yürüyüş sırasında hiçbir şekilde kamu güvenliği ve huzuru aksatılmamıştır.

 

 

 

Söz konusu uygulama ile düşünce ve ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü hakları ihlal edilmektedir. Zira basın açıklaması yapma, görüş ve düşüncelerini basınla paylaşma düşünce ve ifade hürriyeti olarak nitelendirilebilir ve bu da Anayasal bir haktır. Bu hakkın daha aşağı normlarla kısıtlanması uygun değildir. Anayasa’nın 13. maddesi “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz” şeklindedir.

 

Bu dava ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10 ve 11. Maddelerinin ihlal edildiği de ortadadır. Şöyle ki;

 

a) AHİS 10. madde 1. fıkra ile korunan ifade özgürlüğü hakkı ihlal edilmiştir.

 

b) AİHS’nin 11. Maddesi ile korunan toplanma ve örgütlenme özgürlüğü hakkı ihlal edilmiştir: Zira tesis edilen bu ceza ile toplantı ve gösteri yapma özgürlüğü kısıtlanmaktadır. İdarenin toplantı ve gösteri özgürlüğünün kullanım hakkını kısıtlayacak kararları da bu hakkın ihlali niteliğini taşımaktadır. Daha önce verilen AHİM kararlarında “devletlerin gösterilerin en iyi şekilde yapılması ve bütün vatandaşların güvenliğini sağlamak amacı ile makamların yasal gösteriler için gerekli tedbirleri alma yükümlülüğünün bulunduğu, devletlerin sadece toplantı yapma hakkını korumakla kalmayıp, bu hakkı dolaylı yoldan usulsüz bir şekilde sınırlandırmaktan da kaçınmalarının gerektiği” belirtilmektedir.

 

 

 

Değerli basın, değerli arkadaşlar;

 

Toplantı ve gösteri yürüyüşleri uluslararası hukuk tarafından da güvenceye alınmışken Türkiye’de halen yargılama konusu yapılabilmektedir.

 

KESK’e yönelik AKP iktidarının kinci tutum ve davranışlarını 12 yıl boyunca fazlasıyla yaşadık. Halen KESK üyelerinden bir çok arkadaş cezaevlerinde tutulmaktadır. Ve bizler biliyoruz ki bu dava son dava olmayacaktır. Bizler demokratik bir ülkede çalışma yaşamının iyileştirilmesi, temel insan hak ve özgürlüklerinin elde edilmesi için üzerimize düşeni bundan sonrada yapmaya devam edeceğiz. Saygılarımızla.

 

YARGILANAN ARKADAŞLAR

 

1. ABDULLAH YALÇIN (EĞİTİM SEN ESKİ MALİ SEKRETERİ) 

 

2. AHMET KARAGÖZ(EĞİTİM SEN ADANA ŞUBE BAŞKANI)

 

3. BÜLENT KARA(DİSK-DEVRİMCİ SAĞLIK İŞ) 

 

4. CUMALİ BOLAT (DİSK-DEVRİMCİ SAĞLIK İŞ YÖNETİCİSİ)

 

5. FARUK ONUK (SES ESKİ YÖNETİM KURULU ÜYESİ) 

 

6. GÜVEN BOĞA (EĞİTİM SEN HUKUK SEKRETERİ)

 

7. HALİL KARA (EĞİTİM SEN ESKİ EĞİTİM SEKRETERİ) 

 

8. İSMAİL BULCA(TTB MERKEZ KONSEY İYESİ) 

 

9. KAMURAN KARACA(EĞİTİM SEN GENEL BAŞKANI) 

 

10. MEHMET AKARSUBAŞI (EĞİTİM SEN ESKİ ÖRGÜTLENME SEKRETERİ)

 

11. MUSTAFA HOTLAR(DİSK-DEVRİMCİ SAĞLIK İŞ BAŞKANI) 

 

12. MUZAFFER YÜKSEL(SES ESKİ ŞUBE BAŞKANI) 

 

13. NUH DEMİRPAS(ADANA TABİP ODASI YÖNETİM KURULU ÜYESİ) 

 

14. ORHAN ALICI(EĞİTİM SEN ESKİ HUKUK SEKRETERİ) 

 

15. OSMAN KÜÇÜKOSMANOĞLU (ADANA TABİP ODASI ESKİ BAŞKANI)

 

16. RESMİYE KAYA (ADANA TABİP ODASI YÖNETİM KURULU ÜYESİ) 

 

17. SİNAN TUNÇ (BES ESKİ ŞUBE BAŞKANI)

 

18. UTKU BEKİR ERSÖZLÜ (ADANA TABİP ODASI ÜYESİ)

 

19. YALÇİN ALÇİÇEK (EĞİTİM SEN ESKİ ŞUBE SEKRETERİ)

 

20. YUSUF KÖSELE (HABER SEN ŞUBE BAŞKANI)

 

Tekin MÜJDE

 

KESK ADANA ŞUBELER PLATFORMU DÖNEM SÖZCÜSÜ

 

SES ADANA ŞUBE BAŞKANI

 

2009-2010 öğretim yılı açılıyor. 12 Eylül darbesinden 29 yıl sonra, Türkiye üniversiteleri hâlâ bu darbenin ürünü olan YÖK tarafından yönetilmektedir. Baskıcı, yasakçı, otoriter bir zihniyetin yansıması olan YÖK kuruluşundan bugüne üniversiteleri aynı zamanda sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılandırmaya çalışmaktadır. Söz konusu yeniden yapılandırma girişimleri son dönemde, Dünya Bankası tarafından dikte edilen eğitim reformu(!) projeleri ve bir Avrupa yükseköğretim alanı yaratmayı amaçlayan Bologna Süreci çerçevesinde AKP hükümeti eliyle yürütülmektedir. Uygulanan politikalar; eğitimi ve bilimi metalaştırmakta, üniversiteleri şirketleştirmekte, üniversite bünyesindeki ilişkileri vahşi rekabet üzerine inşa ederek yabancılaştırmayı artırmakta, üniversite emekçilerinin iş güvencesini yok etmekte, üniversiteyi geniş halk kesimlerinin değil egemenlere hizmet eden kurumlar haline getirmektedir.Bugün Türkiye'deki üniversite sistemi, YÖK Kanunu ve onun hayat verdiği kurumsal yapı sayesinde üniversitedeki her türlü eleştirel sesi kesmek üzere tasarlanmıştır. YÖK mevzuatı, öğrenciler ve öğretim elamanlarının kontrol altında tutulması, disipline edilerek itaat altına alınması gereken potansiyel tehditler olarak görüldüğünün en bariz göstergesidir. İşte muhaliflerin itiraz olanaklarının kısıtlanarak üniversitenin dikensiz gül bahçesine çevrilmeye çalışıldığı böylesi bir yapı içinde üniversitelerin ticarileşmesi yolunda ciddi adımlar atılmıştır.Üniversiteler piyasa ile giderek artan ölçüde bütünleşmiş; kamusal kaynaklarla finanse edilen bilimsel faaliyetin yerini şirketlerin sponsorluğunda yapılan kâr amaçlı projeler, sertifika programları, paralı lisans ve lisansüstü programlar almıştır. Bilim-sanayi işbirliği adı altında gündeme getirilen teknoparklar, kamunun araştırma-geliştirme potansiyeline hiçbir katkı sunmadığı gibi sermayeye kayıt dışı, düşük ücretli, esnek istihdam imkânları sunan ve vergi kolaylıkları sağlayan birimler olmuştur. Özel üniversitelerin sayısı artarken; kamu üniversiteleri de artık paralı hale gelmiştir: Yüksek oranlı harçlar, paralı yurtlar, ikinci öğretim programları, yaz okulları, üniversite hastanelerinde paralı muayene ve tedavi vb. Bugün artık üniversitelerde her şeye ve herkese, döner sermayeye katkısı oranına göre değer verilmektedir.Üniversitelerin ticarileştirilmesi/piyasalaştırılması süreci, üniversitedeki istihdam biçimlerini de etkilemiş, birçok hizmet taşeronlaştırılmıştır. Öte yandan başta araştırma görevlileri olmak üzere akademik personelin iş güvencesi de ortadan kaldırılmıştır. İş güvencesinin ortadan kaldırılmasıyla akademik özgürlükler ipotek altına alınmakta, muhalif ve eleştirel bilim insanlarının resmi ve egemen ideolojiye, YÖK sisteminin otoriter-hiyerarşik yapısına ve üniversitelerdeki gerici-piyasacı dönüşüme karşı ses çıkarmaları engellenmeye çalışılmaktadır.Bu gidişata "Dur!" diyebilecek olan ise, tüm üniversite bileşenlerinin ve özerk-demokratik üniversite talebine duyarlı bütün toplumsal kesimlerin ortak ve örgütlü mücadelesidir.


 

  Ø Tüm üniversite emekçilerine koşulsuz iş güvencesi sağlanmalıdır. Taşeronlaştırmaya son verilmelidir.Ø Araştırma görevlilerinin iş güvencesini yok eden 50/d maddesi kaldırılmalıdır.Ø Öğrencilerin ucuz işgücü olarak üniversitelerde çalıştırılmasına son verilmelidir.Ø Harç adı altında öğrencilerden alınan katkı payları, emekçi ve yoksulların yükseköğretime ulaşması önünde bir engeldir, tamamen kaldırılmalıdır. Öğrencilere eğitim ve araştırma materyalleri, barınma, beslenme ve ulaşım parasız sağlanmalıdır.ØFarklı dil, kültür ve kimliklerin eğitim süreçleri içinde kendilerini ifade edebilmelerinin önü açılmalıdır. Anadilde eğitim esas alınmalıdır.Ø Bireyci, rekabetçi bilgi üretimi yerine kolektif bilimsel üretim; bilginin özel mülkiyeti yerine kamusal mülkiyeti esas olmalıdır.ØBologna Süreci yoluyla eğitimin uluslararası bir meta haline getirilmesinin önüne geçilmelidir.Ø Üniversitenin kendi kaynaklarını yaratması adı altında yürütülen özelleştirme uygulamalarına son verilmelidir. Yükseköğretimde özelleştirme yerine kamu finansmanı esas alınmalı, genel bütçeden ayrılan pay artırılmalıdır. Üniversite bünyesinde ticarî amaçla faaliyet gösteren dernekler, vakıflar ve merkezler kapatılmalıdır.Ø Üniversite emekçilerinin ücretleri ve araştırma fonları artırılmalıdır.Ø Yeni özel/vakıf üniversitelerinin açılmasına izin verilmemeli, var olanlar kamulaştırılmalıdır.Ø YÖK lağvedilmeli; üniversitelerde karar alma süreçleri demokratikleştirilmeli, üniversiteler, tüm üniversite bileşenlerinin katılımıyla yönetilmelidir.Ø Tüm üniversite emekçilerinin toplu sözleşmeli, grevli sendika hakkı tanınmalıdır. ÖZGÜR BİLİM-ÖZERK DEMOKRATİK ÜNİVERSİTE TÜM ÜNİVERSİTE EMEKÇİLERİ SAFLARAYAŞASIN ÖRGÜTLÜ MÜCADELEMİZEğitim Sen Adana Şube Yönetim Kurulu adınaGüven BOĞAŞube Başkanı

Son Düzenlenme Cuma, 04 Temmuz 2014 22:00